
bu mektuptaki fotoğraflar bir sahaftan alınmıştır, deklanşöre dokunanın kim olduğu bilinmemektedir...
“kırılanın sayısı her geçen gün artıyor gülümseyen fotoğraflar eksiliyor albümden” -abdulkadir budak-
sevgili düşada,
kadıköy’ün sahaflarla dolu pasajlarından birinde dolaştım bugün... oldum olası sevmişimdir sahafları... tozlu raflarında kitap safarisine çıkar, büyük bir keyifle dolaşır, her defasında mutlaka iyi kitaplar bulmanın sevinciyle sarhoş olarak dönerim. cebimdeki tüm parayı kitaplara yatırdığım için, elimde bir yığın kitapla eve yürüyerek dönmek zorunda az mı kaldım öğrencilik yıllarımda. değerli kitaplarla dolu geniş bir kitaplık en büyük zenginlik değil midir? eskiden, pazar günleri kadıköy postanesinin arka sokağında açılan bir kitap pazarı vardı; kitabın meydanlara çıktığı, sokakla, sokaktaki insanla buluştuğu, aradığınız bir kitabı uygun bir fiyatla bulabileceğiniz bu pazar keşke varlığını sürdürebilseydi günümüze kadar.
anlatmaya başlarken aslında kitaplardan söz etmek değildi niyetim, sana sahaflarda -genellikle ahşap ya da karton bir kutunun içinde- üst üste yığılmış bir şekilde satışa sunulan siyah beyaz fotoğraflardan bahsedecektim, ama kitaplar kendilerine yer açmasını bildi yine bu mektubumda.
siyah beyaz fotoğrafların cazibesine kapıldım gezerken, her birini tek tek elimden geçirdim, kimi gülümseyen, kimi hüzünle bakan yüzler, bir düğünden ya da cenaze töreninden enstantaneler... kimdi bu insanlar, bu fotoğraflar bir sahafın tezgahına nasıl düşmüşlerdi? sorduğum bir sahaftan, bunların, içinde yaşayan son insanların da öldüğü metruk evlerden eskicilere geçtiğini ya da hayırsız mirasçılarca bir ev temizliğinde sokağa atıldığını, yine eskiciler aracılığıyla sahaflara ulaştığını öğrendim... her fotoğrafın ayrı bir öyküsü olmalıydı mutlaka. toplu halde, belki de bir albüm içerisinde sahafa geldiği anlaşılan kimi fotoğraflardan, fotoğrafların sahibi olan o kişinin çocukluğundan başlayarak bütün bir ömrüne tanıklık etmek mümkündü. bir karede gülümseyen saçları dağınık çocuk bir başka karede kepi yana kaymış bir ere dönüşüyor, yanında beyaz gelinlikler içinde bir kadınla nikah masasında oturuyor, bir karede deniz kıyısında güneş gözlükleriyle poz veren delikanlı başka bir karede kırlaşmış saçlarıyla kucağında bir çocukla arzı endam ediyor, en sonunda bir cenaze töreninde omuzlarda ilerleyen bir tabutun önünde, kucakta taşınan büyültülmüş bir resminden gülümsüyordu... siyah beyaz fotoğraflar, yaşanmış anlar, dünyamızdan geçip gitmiş insan öyküleri... her bir fotoğrafta artıyordu hüznüm...
ne kalıyor ki bizden geriye, birkaç solgun fotoğraf, birkaç anı kırıntısı... sonunda her şey sanki hiç yaşanmamış gibi oluyor... fotoğraflar anımsatıyor yaşanan anları...
şu tahtadan atının üzerinde neşeyle gülümseyen çocuk nerededir şimdi? yaşıyor mu, öldü mü? nasıl bir yaşam sürdü, hayat o gülümseyişleri koparıp alabildi mi yüzünden?
ya da şu şirin kız çocuğu... yaşıyorsa şu sıralar altmış beş yaşlarında olmalı... dün akşam yağmurda dolaşırken gördüğümüz, güçlükle yürüyebilen, ıslanmasın diye şemsiyemizi verdiğimiz o yaşlı kadın olmasın sakın...


ne kalacak ki bizden geriye... birkaç sararmış fotoğraf... belki yıllar sonra bir gün sahafın birinde resimleri karıştıran bir adam bulacak onları (ah, şu hayırsız torunlar), her bir kare üzerinde düşünerek öyküler kuracak kafasında, hüzünlenecek...
ardımızda yaşanmış güzel anlar bırakmak dileğiyle...
kendine güzel bak, düşada...
sevgiyle...

|
2006-12-04 14:19:47 - o insanları seviyorum....
kimbilir karlar ortasında; başında kolalı- kocaman kurdelesiyle fotoğraf çektiren kız, nasıl da üşüyordu o pozu verirken...kimbilir kaç defa düştü o çocuk , tahta atından..
çocukken incir ağacına tırmandık, "incir ağacına çıkılmaz, düşersen ölürsün" dediler. ertesi sabah ölmeden uyanınca kocaman bir "oh" çektik..bahçemizde her çeşit meyve ağacı varken, gözümüzü komşunun erik ağacından ayıramadık. kaç kere kovalandık ayva çalarken...oyuna dalıp eve geç döndüğümüzde ya da annemiz yaka paça eve getirdiğinde nasıl da azar işittik "zordu arkadaşlardan ayrılmak"..
kimbilir kaç kere şeker almaya giderken paramızı kaybettik de, ağlayarak döndük annemizin kollarına..
hiç kaybetmedim o günleri... hala ağaçlara tımanıyorum fırsatı yakalayınca, ağaçlara uzanıp erik koparıyorum, arkadaşlarımın güzel sohbetlerine takılıp eve geç kalıyorum, hala arkadaşlarımla beraberken kahkalarla gülüyorum..şakalar yapıyor, bazen de en saçma sapan durumlarda ağlıyorum anlamsız....
siyah beyaz fotoğraflar çekmiyorlar artık.. olsun! ben siyah beyaz fotoğraflar çekmeyi seviyorum...
bu eski, sararmış fotoğrafları,
hani istesem o kareden çıkıp gelecekmiş gibi sıcacık,
bazen hüzünle bakan o insanları.....
BEN SEVİYORUM..
İyi ki varsın....
sevgilerle...