yorgunum beklemekten... anka kuşu çıka gelse ansızın, gagasında senin mektubun... mektubu kaptığım gibi yatağıma atsam kendimi, keyfini çıkara çıkara zarfı açsam, elimi her uzatışımda farklı bir sayfa daha çıksa o sihirli zarfın içinden, doya doya okusam seni, sözcüklerinde dinlensem biraz, biraz da satırlarına yansıyan büyülü gülümseyişlerinde... sayfaların arasına saçının bir teli karışmış olsa, ona tutunarak tırmansam düşlerin kulesine...
içimde çocuk bir kaşif var, tepeden tırnağa merak ediyor seni... içindeki patikalarda yürümek istiyor uzun uzun, yağmurlarında ıslanmak, iç denizlerinde yüzmek, dağlarına tırmanmak, uçurumlarına sarkmak, yaylalarının yeşilliğine uzanmak, kuşlarını yemlemek, kedilerini okşamak, anılar ormanında gezinmek, kayıp mutluluklarını bulmak, şarkı olup dağlarında yankılanmak istiyor...
kimsin, nerelerdesin, nasıl bir yaşam sürüyorsun, çok merak ediyorum...
arıyorum, bulamıyorum seni; bekliyorum, gelmiyorsun... kim bilir, belki sen de doğru insanı, ruh ikizini, beyaz atlı prensini bekliyorsundur, bana çok da uzak olmayan bir yerlerde...
ne tuhaf, herkes birini bekliyor, herkes bir şeyleri... mesihi bekleyen iseviler gibi, godot’yu bekler gibi ya da... isa gelmeyecek, godot’yu beklemek de boşuna...
sürekli bir bekleyiş içindeyiz. beklediğimizin kim olduğunu bilmediğimizden, beklediğimize çok üstün sıfatlar yüklediğimizden, yanı başımızdan geçen nice güzelliği, kollarını bize uzatan nice insanı beğenmeyip görmezden gelerek, sırtımızı çevirip dönüp giderek bekleyişimizi sürdürüyoruz inatla... aslında yaşama sırt çevirdiğimizin ayrımına bile varmadan geçip gidiyor ömür... şans tanıdıklarımız oluyorsa da ara sıra, onlardan da hemen geleceğe dair sözler istiyoruz, beni hep sev, beni sonsuza dek sev... geleceğe dair kaygılarla örseliyoruz yaşanan anların güzelliklerini, keyiflerini... oysa kim söz verebilir geleceğe dair, yaşamayı denemeden kim bilebilir bir ilişkinin neye benzeyeceğini? yürünmeyen bir yolun nereye çıkacağını kim bilebilir? çocuklar düşmeden yürümeyi öğrenemez, ada, kuşlar uçmayı...
yersiz korkularımızdır yaşamın renklerini solduran, hep bir ukde olarak kalır sonra denemeden geçip gittiklerimiz, en çok yaşanmamışlıklar kahreder bizi... bu yüzden severim dizlerimdeki yara izlerini...
yürümeyi öğrendim, aşkın kanatlarıyla uçtuğum zamanlar da oldu üstelik, koşuyorum şimdilerde, önüne çıkan herkese sevgiler dağıtarak hiç durmadan koşan bir "amor" koşucusuyum artık, ölümüne koşuyorum, sonsuz bir arayışın içinde...
ellerimle fesleğen yapraklarını okşadım bugün, kokusu hala avuçlarımda...
ve masamda bir akasya çiçeği...
karşısına çıkan her güzellikte seni arayan, dizleri yaralı bir çocuğun geceye karışan hüzünlü gülümseyişleri...
yüreğimin saklısında umutlar, aşka, sevgiye, güzel günlere dair...
rengarenk bir kelebeğin kanat çırpışları... bir saatin gittikçe şiddetini artıran tik takları... bitimsiz arayışlar...
Çok çok üşüdüğüm bir öğlen vakti işe güce ara verip eski yazdıklarına daldım yine balıklama.
ve bir akasya çiçeği kokusu duydum... anlattığın liseli aşıkları anımsadım akasya ağacı altında öpüşen... gülümsedim... içim ısındı... içim acıdı... özledik seni be. Pıncır, Şeker ve ufaklıkların da selamları var. :)
Med-Cezirler yaşıyoruz içimizde,
Yapraklarımız soluyor ve dökülüyor sonra
Kim garanti verebilir ki;
Bir sonraki baharı görebileceğimize dair !
...evet sürekli bir bekleyiş içerisindeyiz.Bu bekleyiştir belkide bizi hayata bağlayan ve sonrasında gelen hüzündür belkide bu ınadın sebebi...güzel günlere doğru bekleyişin sona ermesi dileğiyle...! hoşçakal
evet... arayan bulur... ama aramayan da... ve hatta çoğunlukla aramayan... haklısın.... herkes kendi godot' sunu bekliyor... belki ben de... gelmeyecek de olsa... umut yoksa... nasıl yaşarsa insan.... nasıl ağlarsa... nasıl biterse acılar.... nasıl seversem bütün ürkekliğimle... olanca korkularımı çiğneyerek...
belki beni de bekleyen biri vardır limanda... diyorum... olsun diyorum... aşksız... geçmiyo bu hayat...
çok iyi yazılar yazıyorsunuz... takdire şayansınız desem azdır... belli ki yaşanmışlıklarınız haylice fazla... yazılarınıza devam edin, siz yazdıkça sizden öğreneceğimiz şeylerin çok olduğunu göreceğimizi düşünüyorum... bana bu siteyi öneren biricik arkadaşım şefket'e de teşekkür ederim...
uzak bi şehirden gelirken bugün, otobüste yanımda oturan genç bir kadın kucağındaki çocukla konuşuyordu : "her tarafın yara bere içinde oğlum... ama iyidir dizlerindeki bu yaralar, hayatı öğretir sana, düşe kalka büyürsün.." bu sözler geldi aklıma... ben de çok düşermişim küçükken, izleri hala durur dizlerimin, ama ben öğrenemedim hala hayatı, çözemedim yaşamı ...
yazılarınızı okurken kendimi bir düşte gibi hissettim. ne güzel anlatıyorsunuz düşlerinizdeki sevgiyi. aslında hepimiz bir şeyleri bekliyoruz. hepimizin bir düş adası ve düşlerinde kurduğu bir sevgi var. umarım sizin kurduğunuz düşler gerçek olur birgün. beklemeye devam edin.
14/11/2006 - ...
ve bir akasya çiçeği kokusu duydum... anlattığın liseli aşıkları anımsadım akasya ağacı altında öpüşen... gülümsedim... içim ısındı... içim acıdı... özledik seni be. Pıncır, Şeker ve ufaklıkların da selamları var. :)