bütün güzellikler ilkin bir düştü... sonra birileri bu düşün peşine düştü... düşler gerçeğe dönüştü...
düşlerini ancak onların peşinden koşturanlar gerçekleştirebilir, ada. düşler daha güzel bir dünyanın yol haritasıdır aynı zamanda...
tehilkelidir düşler, hep korkutmuştur birilerini, düşbazlar vurulmuştur sokak ortalarında, asılmıştır, derileri yüzülmüştür, herkesin uyuduğu saatlerde karanlık kuyulara atılmıştır bedenleri, duvarların ardına, bir tecrit hücresinin ıssızlığı, renksizliği, sessizliği, insansızlığı içine diri diri gömülmüşlerdir...
tecrit hücresini konforlu bir otel odası gibi mi anlattılar yoksa sana ? bazen en büyük zulümler sözcüklerin ardına gizlenir. o halde biz de sözcüklerle kaldıralım giz perdesini, “otel odası”nın kapısını aralayalım bir alıntıyla, haydi, ver elini:
“bir otelde özel bir oda, alabildiğine insancıl geliyor kulağa, değil mi? ama amaçları kesinlikle insancıl değil, tersine kurnaz bir yöntem uygulamaktı, bana inanabilirsiniz... bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz... insan yüzü görmeden, insan sesi duymadan, göz kulak, bütün duygular sabahtan geceye, geceden sabaha en ufak besi alamıyordu, insan kendi kendisiyle, kendi bedeniyle, dört beş dilsiz nesneyle çaresizlik içinde tek başına kalıyordu, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu, o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan dalgıç gibi. yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan, zamandan yoksun boşlukta... bekleyip durur insan. hiçbir şey olmaz. insan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayıncaya dek düşünür, düşünür, düşünür. hiçbir şey olmaz. insan yalnız kalır. yalnız. yalnız.” (stefan zweig, “satranç”).
fotoğraf: ibrahim göğer
o yalnızlığı iliklerinde hissettin, di mi, hiçliğin baskısını ruhunda... şimdi o hücrelerde yatan, zamanın, yaşamın dışına atılmış, sessizliğin ortasına gömülmüş binlerce insan var... binlerce insan... insan... hangi suç bundan daha ağır olabilir, ada? gel biz seninle utanalım insanlığımızdan... bir annenin çığlığında ses olup yükselelim, duvarları tırmalayan tırnakların çıkardığı korkunç sesi duyalım, sonsuzluğa çivilenmiş donuklaşan bakışlar işlesin içimize... orada ben olabilirdim, pekala sen olabilirdin duvarların ardındaki, kardeşin olabilirdi, annen, baban, sevdiğin bir dost, bir komşu... orada birilerinin oğulları, kızları, anneleri, babaları, sevgilileri, dostları, komşuları tarifsiz bir yalnızlığı yaşıyor şimdi... anlıyor musun?
"hapishaneler olmasaydı gerçek bir hapishanede olduğumuzu anlayacaktık" diyor bir düşünür. ne kadar özgürüz, ada? akıl hastanelerinde yatanlar hasta da şu sokaklarda akıp duran kalabalıklar çok mu sağlıklı? içerdekiler suçlu da dışardaki herkes sütten çıkmış ak kaşık mı? hangimiz masumuz? bunca zulüm, eşitsizlik, adaletsizlik, sömürü, yolsuzluk, işkence varken, buna ses çıkarmayanlar da ortak değil midir işlenen tüm suçlara? masum değiliz. özgür değiliz...
ne çok gardiyanımız var... istediğimiz tarzda bir yaşam sürmemizi engelleyen, elimizi kolumuzu bağlayan, kapımızda duran, beynimizin içine çöreklenen... sevdiğimiz bir işi yapmaktan, sevdiğimiz bir insana koşmaktan bizleri alıkoyan... hepsinden birer birer kurtulmalı...
zümrüdü anka görünürlerde yok. bekliyorum mektubunu, gelmiyor... sen gelmiyorsun... belki de gardiyanlarına takılıp kalıyor mektupların, bana gelmeye her yeltenişinde gardiyanlarına yakalanıyorsun...
umarım bir gün atlatırsın gardiyanını... umarım kurtulursun tüm gardiyanlardan... yıkılır tüm duvarların... özgürce yaşarsın... dilediğin gibi...
her düş gibi tehlikelisin sen de, düşada, kışkırtıcı bir güzelliğin var; sanki bu dünyadan değilmişsin gibi, sanki bizi de çekip alacakmışsın gibi karanlığımızdan... gözlerin, ne kadar derin, düşersem kaybolurum, bulamam bir daha kendimin yolunu... korkuyorum. korktukça çekim gücü artıyor bakışlarının, gözlerini düşledikçe bütün duvarları yıkası geliyor insanın, bütün sınırları aşası... bu yüzden, güzelliğin çok tehlikeli...
cilveli bir istanbul akşamı... sahilde beni bekleyen bir bank var, koynumda yazılmamış bir şiir...
inşallah hep böyle tadına doyum olmayan düş ada mektuplarınıza devam edersiniz.Haklısınız düşlerinin peşinden koşmayan düşlerini gerçekleştiremez ve yine haklısınız hiç birimiz özgür değiliz.
Ne tesadüfler var insanı taaa derinden tutup silkeliyor...Nasıl demişsin:
''ne çok gardiyanımız var... istediğimiz tarzda bir yaşam sürmemizi engelleyen, elimizi kolumuzu bağlayan, kapımızda duran, beynimizin içine çöreklenen... sevdiğimiz bir işi yapmaktan, sevdiğimiz bir insana koşmaktan bizleri alıkoyan... hepsinden birer birer kurtulmalı...''
Yani düşlemeye devam etmeli...Kimbilir belki bu diyarlardan gitmeli gidenlerin peşine takılıp...
2006-05-20 20:49:17 - çok güzeldi