bu yıl kış uzun sürdü biraz... kar, yağmur, sis, sürekli kaşlarını çatan, insanı melankoliye sürükleyen kasvetli bir gökyüzü... “martın on beşi kış, on beşi yaz” demiş eskiler. “gücük (şubat) az, mart yaz” diyen maniler de var hem (ünye'nin üçpınar köyünde yaşayan hüseyin emmiden öğrenmiştim bu güzel maniyi), buna rağmen hala serin havalar, üstelik içimiz de bu kadar üşürken...
güneş bugün yüzünü gösterdi yeniden, “ceee!” diye bağırıp kaçan küçük bir çocuğun şakacılığı, gözlerini kaçıran bir kadının utangaçlığıyla. istanbul'da bir cumartesi sabahı. erkenden uyandım, eşofmanları çektiğim gibi attım kendimi dışarıya, kadıköy'ün denize akan sokaklarından süzüldüm... sokaklar ıssız... bu şehirde sessizliğe susamış bir insan olarak sevinçle yürüdüm. moda sahilinde keyifli bir yürüyüş, bomonti'de denize karşı içilen bir bardak çay, kuşlarla paylaşılan kaşarlı bir tost, sayfalarına şöyle bir göz atılan birkaç gazete, hafta sonu ekleri... dönüp geldim, sana yazıyorum şimdi... uzaklara... uzaklardaki yakına... kendisini biraz yabancı, biraz yalnız, biraz hüzünlü hissedene, geride bıraktıklarına özlem büyütene, geleceğinden kaygı duyana, aşkı deliler gibi isterken aşktan korkana,dilsize, hayata dil çıkarana, ayrılık acısı çekene, başını alıp başka şehirlere gitmek isteyene, sokak kedilerine gülümseyene,adım adım ilerleyen trafiğin içinde, bir otobüs koltuğunda elinde tututuğu şiir kitabının sayfalarında kaybolana, dünyanın paylaştıkça güzelleştiğine, emeğin en yüce değer olduğuna inanana, küçük bir kasabada yaşamayı düşleyene... kırmızının en güzel tonuna... şiirsevere... dünyamıza sevilmek üzere gönderilmiş olana, düşlerde yaratıldığı halde herkesten daha gerçek olana, düşlendikçe güzelleşene, çöldeki suya, buzuldaki güneşe, sevgiye, aşka, dostluğa... sana işte... sana...
dün gece erkan oğur-ismail hakkı demircioğlu konserindeydim, güzel bir dinletiydi. acılı ağıtlar, hüzünlü ayrılık türküleri, neşeli halk şarkıları... iklimden iklime taşıdı bizleri... "yarim senden ayrılalı/ hayli zaman oldu gel, gel" derken, ya da"sayılmayız parmak ile/ tükenmeyiz kırmak ile/ başkasından sormak ile/ kimse bilmez ahvalimiz" sözleriyle gözlerim dolu dolu olurken "kaynanam eleğe benzer/ görümcem şebeğe benzer"diyen bosna halk şarkısıyla kahkahalara boğuluyorum... keşke savaşlar olmasaymış, insanların en büyük sıkıntıları kaynanalar, görümceler olsaymış hep... bu topraklar ne kadar da zengin bir kültüre sahip, ezgilerimiz ne hoş, sözlerimiz ne anlamlı; kültürel değerlerimize sahip çıkmak, onları geleceğe aktarmak çok önemli...
dilinde hüzünlü bir türkü, duyuyorum; içinde deli bir rüzgar, hissediyorum; sesinin rengine boyanıp akıyorum sokaklara, yeryüzünün en alımlı rengiyle tanışıyor istanbul... sen o içinden geçtiğim sokaksın işte, bitimsiz: "hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka."
2006-05-17 21:04:09 - ...........
sen nesin....gerçek misin...düş mü....uzatsam elimi....dokunur muyum sana....