sevgili düşada’m,
bugün cumartesi… yine erken uyandım… bütün gece rüyalarla boğuştuğumdan olsa gerek, biraz yorgun hissediyordum kendimi. balkondan dışarıya baktım, güneşli, güzel bir hava… güzel bir gün olacak diye düşünürken dumanlarını gökyüzüne savuran bir kara tren geçiyor ilerden; kara kediler hayra yorulmaz, ya kara trenler? kara kedi, kedilerin zencisi, severim seni de tüm kediler gibi. kara trenleri de severim, bir zamanlar onlar taşırmış hasret yüklü mektupları, değil mi? ne süslü bir kara tren bu, camlarında balonlar, rengarenk süsler, bayraklar… 23 nisan ! gülümsüyorum, o sırada ümo da geliyor yanıma, sevinçle seyrediyoruz trenin geçişini. sürekli içimizde haylaz bir çocuk…
dünyaya sürekli çocuk gözleri ve yüreğiyle bakabilmek, gerçekten bundan daha güzel bir şey yok, düşada. kırk kilit vurup kapılarıma yıllarımı çaldılar da, çocuk gözlerimi çalamadılar benden... saint-exupery'nin "küçük prens"ini döner döner okurum, daima çocuk gözleriyle bakabilmek için dünyaya. keşke sürekli çocuklarla bir arada olabilseydim, büyüklerin sıkıcı dünyasından binlerce kez iyidir çocukların dünyası. farklı bir bakıştır, kalıpları, ezberleri olmayan. aydınlıktır, cıvıltılıdır, sevgi doludur, hem de en çıkarsızından.
senin de içinde tatlı, şirin bir kız çocuğu var, hissediyorum bunu. hep onun ellerinden tut, hep onunla şarkılar söyle...
ilk tren yolculuğum da çocukluk yıllarıma rastlar, sanırım üç ya da dört yaşlarımdaydım. ailecek binmiştik trene, annem, babam, ablam ve ben. nereden binmiştik, nereyeydi yolculuğumuz, anımsamıyorum. trenin ritmik sesi eşliğinde pencereden akıp giden pastoral tablolarsa gün gibi aklımda. ablamla benim başımda kocaman hasır şapkalar vardı. ablamın şapkasını, pencereden bakarken, keyifle ıslık çalan bir rüzgâr çaldı. nasıl da uzun uzun ağlamıştı ardından, hiç unutmam.
bir telefon: “ben geldim”. zozo. evi tarif ediyoruz, geliyor. hiç değişmemiş… haliyle ilk işimiz çay demlemek oluyor. zozo denince ilk akla gelen çaydır çünkü, okul yılları boyunca yalnızca çay içerek beslendiği rivayet edilir. zozo, biraz kır biraz şehir olan, kır-şehir diyalektiğine en uygun yer olarak bu ülkede devrimin başlangıç noktası kabul edilen bir iç anadolu şehrinden geliyor (patlatan patlatmış espriyi zamanında, bize bir daha anımsatıp gülmek kalıyor). istanbul’da öğrenim görüp de taşraya yerleşenlerin ortak duygusudur, özlem… bu kent bağımlılık yapar, burada yaşamanın tadına varan kolay kolay yaşayamaz başka yerlerde, her bulduğu fırsatta atar kendini buraya… zozo’da öyle yapmış, isatnbul’a bir hafta sonu kaçamağı… demlenen çay, güzel bir kahvaltı… sonra kısa kollu gömleklerimizle kendimizi atıyoruz kadıköy’ün sokaklarına, öyle ya, bahar geldi artık. içelim diyor, ikişer bira yuvarlıyoruz son gemi’de, ardından doğruca moda…
çay bahçesinin girişinde bir çocuğa rastlıyorum, beş altı yaşlarında. ucunda bir teker olan, elinde tuttuğu plastik sapıyla koşturarak yönlendirdiği bir oyuncağı var. “oo,” diyorum, “ne kadar da hızlısın”. “evet,” diyor, “ben çok hızlı bir arabayım”. gülüyorum, o da gülüyor. diğer elindeki resim fırçasına takılıyor gözüm… “resim de mi yapıyorsun yoksa?”. “evet,” diyor, “ben bir ressamım”. tır tır ederek dönen tekeriyle koşarak uzaklaşıyor yanımdan.
denize bakan bir masaya yerleşiyoruz; zozo’ya çay söylüyoruz, bana da orta şekerli bir türk kahvesi, kahvenin çaydan önce gelmesine şaşırıyoruz. o sırada ressamımız geliyor yanımıza. “ben geldiiiim,” diyor, “hoş geldiiin” diyorum. elindeki fırçasını yerdeki taşa sürüyor bir ressam edasıyla, taşı boyuyormuş. “picasso’yu tanıyor musun?” diye soruyorum, şöyle bir düşünüyor, “ben resim okuluna gitmeden kendi kendime öğrendim” diyor. “hani senin boyaların?” diye soruyorum, koşarak uzaklaşıyor, bir suluboya kutusuyla dönüyor. “adın ne senin?”. “aybars”. “ya soyadın?”. “kabak” diye yanıtlıyor gülerek. “üzülme,” diyorum, “fiyakalı bir sanatçı soyadı buluruz sana ilerde”. hoşuna gidiyor bu fikir. gözlerini kısarak yüzüme bakıp “şimdi sana resim yapıcam,” diyor, “yüzüne yapayım mı?”. “ama yalnızca yanağıma” diyerek uzatıyorum yüzümü, başlıyor fırçasıyla resmini yapmaya. “ne çiziyorsun?” diyorum, denizi çiziyormuş, sonra bir adam giriyormuş denize. “peki sen hiç daha önce birilerinin üstünde resim çalıştın mı?” diye soruyorum. ilk canlı tuvali olduğumu öğrenmek mutlu ediyor beni. benden sonra zozo’nun da yüzüne çalışıyor, ona da “kayahan’ın yaramazlıkları” adlı tablosunu resmediyor, anaokulundan bir arkadaşıymış… “yorulmuşsundur, haydi biraz dinlen,” diyorum, “ben resim yaparken yorulmam ki” diyor. “o halde büyük bir ressam olacaksın sen” diyorum, inançla gülümsüyor. gerçekten de yorulmuyor aybars, zozo’dan sonra tekrar bana dönüp koluma da bir resim yapıyor. “haydi,” diyorum, “şimdi de ben sana bir resim yapayım”. “dur,” diyor, “izin alıp geleyim”. birkaç masa ötemizde arkadaşlarıyla oturan annesinden izin alıp geliyor. yalnızca kolu için izin aldığını söyleyerek uzatıyor kolunu. başlıyorum çizmeye. ne çizdiğimi soruyor, “ne görüyorsan onu,” diye yanıtlıyorum. “şimdi sana ne çizdiğimi söylesem baktığında yalnızca onu göreceksin, oysa söylemezsem her baktığında farklı bir şey görebilirsin çizdiklerimde”. anlayan gözlerle bakıyor, her zaman en iyi çocuklar anlar. “ben bu yüzden isimsiz tabloları daha çok seviyorum, aybars,” diyorum, “karşılarında kendimi daha özgür hissediyorum”. gülümsüyor. resmimi tamamlayınca sevinçle koşarak annesine göstermeye gidiyor. yanımıza döndüğünde onunla vedalaşıp ayrılıyoruz oradan, ardımızdan uzun uzun el sallıyor. hiç yorulmayan ressam aybars kabak’ı tanımanın mutluluğuyla uzaklaşıyoruz, yüzümüzde umudun desenleri…
moda sahilinde bir bankta oturup denizi seyrediyoruz… martılara anka’yı soruyorum, kahkahalarla gülüyorlar. bakışlarımı denizin maviliğinde sektiriyorum, ufukta güneş batmak üzere. moda’ya akşam, sahildeki banka hüzün ağır ağır çökmekte…
kendine güzel bak, düşada… sevgiyle...
hamiş: küçük prens'i okumak istersen şu adrese bakabilirsin... www.blogcu.com/minikprens/
2006-04-30 15:35:41 - ....
iyi ki varmışsın...ve iyi ki yazmışsın bu iletileri...
Düzenleyen sahildekibank gün: 1/5/2006 saat: 07:52