MEKTUP - her mektup okurunu bulur bir gün... - Blogcu



•-)•––––KENDiMi BiR MEKTUPTA SEYRETTİM, BüYüLü BiR AYNAYDI BU––––•(-•

her mektup okurunu bulur bir gün...

  • 22/7/2007 - DÜŞADA'YA MEKTUPLAR_32
  • Kategori: MEKTUP

     

                                                                                                                       fotoğraf: kenan yücel

    sevgili düşada,

     

    sabah... martı sesleri eşliğinde başlayan gün... masamın üstündeki küçücük bir saksıdan gülümsüyor fesleğen... dokundukça ellerimle dans eden o nefis koku eşlik ediyor bana nereye gitsem... seyyar bir arabanın üstünde görmüş ve hemen satın almıştım... dün beni sokaklarda bir fesleğenle kol kola yürürken görmüşler J hoplaya zıplaya geziyormuşuz...

     

    ne zaman bir fesleğen görsem çanakkale’nin dağ köylerinden birinde tanıştığım arif efe’yi anımsarım, kulağının arkasına iliştirdiği fesleğen dalıyla yürüyen o dal inceliğindeki adamı... kokusunu sürekli burnumda hissediyorum böylelikle, diyordu. güzelliğe vurgun olmak tam da böyle bir şey işte.

     

    mevsim ilkbahardan yaza dönüyor sevgili, akasyalar çiçek açtı her yerde... bembeyaz salkımlar halinde salınıyorlar dallarda, derin soluklarla içime çekiyorum kokularını... çocukluğuma dönüyorum, köy okulu avlusunda, akasya ağaçlarının altında koştururken buluyorum kendimi. sana da olur mu bilmem, bir ses, bir koku, bir şarkı sözü ansızın zaman içinde yolculuklara çıkarır beni...

     

    yaz geliyor, düşada... mevsimin ilkbahardan yaza yaklaştığı dönemler çınarcık yaylasına tırmanırız arkadaşlarla; sırt çantalarımızı şarap şişeleri, şiir kitapları ve birkaç gün yetecek kadar yiyecekle doldurup geçeriz tırmanışa... yeşillikler içinde dört saatlik bir tırmanışın ardından ilk yaylaya varır, kısa bir molanın ardından ikinci yaylaya doğru harekete geçer, üç saatlik bir yürüyüşün ardından yaylaya ulaşırız... köylülere ait ahşap evlerin kapısı her daim açıktır, metruk evler bizi içeri buyur eder... şömineler yakılır... yanan odunların çıtırtısında şaraplar yudumlanır... sonra yorgun argın yatılır...

    sabahın çok erken saatleri... uyanılır... geç de yatsanız, yorgun da olsanız sabahın erken bir saatinde dinç bir şekilde uyanırsınız yaylada... derin bir sessizlikte incelikle akan ırmağın türküsünü dinlersiniz... suyun şırıltısı... kuş sesleri... her yer yemyeşil çimen, her yer papatyalarla, türlü türlü kır çiçekleriyle bezeli olur... çeşmeden akan buz gibi suyla elini, yüzünü yıkarsın... baharın ve kırın kokusunu içine çekersin... bir çiçeği koklar gibi solursun havayı... sevgilinin tenine dokunur gibi dokunursun ağaçlara... heybetli dağlara dalar gözlerin... ben sırt üstü çimenlere uzanmayı, kolarımı, bacaklarımı iki yana açıp gökyüzünün maviliğinde kaybolmayı severim en çok... bir kuşun sesinde eğleşirim...

     

    yakında sırtlanıyoruz çantalarımızı yeniden... yollara düşmek vaktidir artık...

     

    yollarda bulur insan kendini, öyle değil mi?

     

    kendine güzel bak sevgili...

     

     

    Yorum ( 13 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 6/4/2007 - DÜŞADA'YA MEKTUPLAR_31
  • Kategori: MEKTUP

              

                      fotoğraf: utku sarıöz

     

    “Naziler önce komünistleri topladılar. Ben komünist değildim, ses çıkarmadım. Sonra sendikacıları götürdüler. Ben sendikacı da değildim, sesimi çıkarmadım. Daha sonra Yahudilere sıra geldi. Ben Yahudi de değildim, sustum. Bir gün beni almaya geldiklerinde, artık sesini çıkaracak kimse kalmamıştı..”
                                 -Martin Niemoeller-

     

    sevgili düşada,

     

     

    nihayet bahar geldi... artık daha bir cıvıltılı sabahlar... her ilkbahar sabahı çiçeklenmiş bir dal gibi uzanıyorum hayata.

     

    kapıyı açıp balkona çıktım bu sabah. şakıyan kuşlar yaprakların arasında oynaşıyorlardı... yapraklar taze yeşil, sesler neşeli... hani bir mektupta söz etmiştim, üzerinde kuşevi olan bir ağaç var bahçemizde, sonbaharda budanmıştı, dallanıp budaklandı yeniden, yapraklandı... geçen gün bir sokak kedisini kuşevinin üstüne yayılmış güneşlenirken görmüştüm de nasıl gülmüştüm, “iyi yere dükkan açmışsın kedi kardeş” diye laf atmıştım, oralı bile olmamıştı, güneşte parıldayan tüylerini kedice bir sakinlikle yalamayı sürdürmüştü.

     

    bahar geldi... bahardan, aşktan, çiçeklerden böceklerden söz etmek güzel, güzel de...

     

    uzun bir kış gecesini yaşıyor ülkem,  ben tutup ondan söz edeceğim... senin de nasıl kaygılandığını biliyorum, düşada... kara bulutlar dolaşıyor göğümüzde... bebelerin uykularında sıçrayarak uyanması bundan... faşizm elini kolunu sallayarak dolaşıyor artık caddelerde, kollukların kolladığı eli sopalı güruhlar linç etmeye kalkışıyorlar her farklı rengi... bizlerse tüm renklerin saflarını sıklaştırdığı bir gökkuşağını örüyoruz geleceğe... ülkemize de bahar gelse, sevgili...

     

    faşizm sinsice sararken ülkeyi ne kadar da tepkisiz insanlarımız...  

     

    neden susuyorlar sence? ve biz neden zorbalığı kınayacak, yeri geldiğinde zorbalığın karşısına dikilecek, insanı, özgürlüğü, düşünceyi kardeşliği, doğayı savunacak insanlara susuyoruz her geçen gün? ne zaman coşkun akacak bu ırmak, ne zaman dinecek susuzluğumuz? sessizce ilerleyen, ülkemizi adım adım saran bu sinsi karanlığın ne zaman farkına varacaklar? sürüklendiğimiz uçuruma düştükleri gün mü? hiç mi tarih okumadılar, film izlemediler? hitler’i, auschwitz’i hiç mi duymadılar? yoksa faşizmin bir dönem nazi almanyasında uygulanan ve tarihte kalmış bir yönetim biçimi olduğunu mu düşünüyorlar? 1978’de maraş’ta marş marşlar eşliğinde katliam yapanlar kimlerdi öyleyse? sahi, hiç orada öldürülen insanların fotoğraflarını gördün mü? 1993’te sivas’ta 37 insanı diri diri yakanlar kimlerdi? 1994’te gazi mahallesinde halkın üzerine ateş açıp onlarcasını öldürenler kimlerdi öyleyse? F tiplerini inşa edenler kimlerdi? hrant’ı hedef gösterenler, sokak ortasında güpegündüz öldürenler kimlerdi? ya sokaklardaki bu eli sopalı, ağzı salyalı linç sürüleri? demek ki hâlâ... öyleyse neden susuyor insanlarımız? o sopaların bir gün kendi bedenlerinin de üzerinde kalkıp ineceğini hiç mi akıllarına getirmiyorlar? ebu garip neden bu kadar garip? hiç mi benzemiyor auschwitz’e?

     

    sussunlar sevgili, biz susmayacağız... korksunlar, biz korkmuyoruz... susarak, seyirci kalarak işlenen suçlara ortak olmayacağız.  

     

    sevin ya da terk edin, diyorlarmış... desinler...

     

    sevmiyoruz işte!

     

    insanların hastane kapılarında parasızlıktan öldüğü bu sistemi, sevmiyoruz!

     

    adım adım paralı hale getirilen bir eğitim sistemiyle yoksullara cehaletin dayatıldığı bu sistemi, sevmiyoruz!

     

    insanların düşünceleri yüzünden dört duvar arasına tıkıldığı, sokaklarda kurşunlanarak öldürüldüğü bu sistemi, sevmiyoruz!

     

    kardeş bir ülkenin insanlarını bombalayan amerikan uçaklarının kendi topraklarından kalkmasına izin veren bu sistemi, sevmiyoruz!

     

    her soruna baskıyla, militarist uygulamalarla yaklaşan, demokratik yollardan çözmek için en ufak bir adım atmayan, ırkçılığı körükleyen bu zihniyeti, sevmiyoruz!

     

    plansız yapılaşan kentleriyle yeşili her geçen gün yok eden bu düzeni, sevmiyoruz!

     

    vaşington'dan yönetilen bir devleti, sevmiyoruz!

     

    açlığı, işkenceyi, ayrımcılığı, sevmiyoruz!

     

    karanlığı sevmiyoruz!

     

    sevmiyoruz işte! terk etmiyoruz da! DEĞİŞTİRECEĞİZ!

     

    ÇÜNKÜ yaşamı seviyoruz, ülkemizi seviyoruz, insanlarımızı seviyoruz, kendimize güveniyoruz!

     

    varsın çakallar ulusun... varsın bizler amerika'yı protesto ederken onlar sopalarla saldırsınlar üzerimize... bize haksızlığa başkaldırmanın şerefi yeter...

     

    bu ülkede hâlâ insan olmanın onurunu taşıyan insanlar var! üstelik hiç de az değiller...

     

    safları sıklaştırıyoruz... yüreğini ferah tut, bu karanlığı yırtacağız... faşizme asla pabuç bırakmayacağız,  bundan hiç şüphen olmasın!

     

    dünyaya da bahar gelecek, sevgili...

     

    ne diyordu chiapas’lı şövalye: onur... onur asla kaybedilmemeli...

     

    kendine güzel bak, e mi?

                       

                                                     

                                                                                                                                                                                                                           

    Yorum ( 8 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 5/2/2007 - DÜŞADA'YA MEKTUPLAR_30
  • Kategori: MEKTUP

                

                                                fotoğraf: mustafa kılınç

    kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
    allah aşkına, gök, deniz aşkına
    yağsın kar üstümüze buram buram...
    buğulandıkça yüzü her aynanın

                     -ahmet muhip dranas-

     

    sevgili düşada,

     

    bu yıl kış biraz geç geldi istanbul’a… geldi mi, bunu bile söylemek güç… hep bir bahar havası egemendi günlerimize… geçen gün moda sahilinde yürürken çiçek açmış ağaçlar gördüm… çok güzellerdi, ama ağaçları baharın geldiği yanılsamasına yönelten güneşli, baharımsı sıcaklığın yerini buz gibi soğuk bir havaya bıraktığı günlerdi malesef… açan çiçeklerin birkaç gün içinde döküleceğini bilmenin kederini ta derinlerimde duyumsadım…

     

    kar sevincini yaşayamadık bu yıl… hani bir sabah uyanıp uykulu gözlerle pencereden dışarı baktığında her yerin bembeyaz kara büründüğünü, kar tanelerinin uçuştuğunu görürsün ve damarlarında sevinç coşkun bir ırmak gibi akar ya, “kar yağıyor” diye mırıldanırsın hani, adeta kendini bu büyülü görüntünün varlığına inandırmak için, sonra da koşar sevdiklerini pencerenin önüne sürüklersin, sevincine ortak ararcasına, her şeyin paylaştıkça güzelleştiğini bilen biri olarak… sonra çocukça bir coşkuyla sokaklara vurursun kendini, beyaz bir tuvalin üzerine atılmış yumuşak fırça darbeleridir adımların… el değmemiş karın beyazlığı üzerinden ilk olarak geçerken bilinmeyen bir anakaraya ilk adım atan kaşifin heyecanını duyumsamak, sessizliğin içinde adımlarının karla buluşmasının yankılanan müziği, kar kokusunu bir çiçeği koklarcasına içine çekmek, derin derin solumak, avucuna düşen bir kar tanesinin kristallerine hayranlıkla bakmak, elinin sıcaklığında eriyişini izlemek… otomobillerin camlarına birikmiş karlara parmağınla gülümseyen bir yüz çizmek… hepsi, ama hepsi ne de keyiflidir… bekledik, ama ne yazık ki yaşayamadık bu kış kar sevincini…

     

    sözü sevinçlerden açmışken sevinçli bir haber vereyim sana… mart ayında ilk şiir kitabım "uzaklara atılmış bir kedi hüznü" yitik ülke yayınları tarafından yayımlanıyor. böylece bir düşümü daha gerçekleştirmiş olacağım. gelip geçtiğimiz şu dünyada ardımda bir iz bırakmak, yüzyıllar sonra bile şiirlerimin birileri tarafından okunabileceği ihtimalini düşünmek beni mutlu ediyor, düşada. içim içime sığmıyor, çabucak o gün gelsin istiyorum, bilsen nasıl sabırsızlanıyorum kitabımı elime almak için… ancak yeni doğmuş bebeğini ilk defa kucağına alan bir annenin mutluluğuyla kıyaslanabilir her halde o an…

     

    bu dünyadan "kitapsız" gitmekten kurtuldum, sevgili... şiirlerimi yalnızca kendime saklayarak kitapsızlık edemezdim, öyle değil mi?

     

    daha küçücük bir çocuktum şiirle tanıştığımda… şiirler yazan, sevdiği şairlerin şiirlerini davudi bir sesle ve coşkulu bir hayranlıkla okuyan bir babanın oğlu olmaya borçluyum bunu sanırım… sözün müziğini, insanı alıp bambaşka bir aleme taşıyan büyüsünü o yaşlardayken keşfettim böylece… babamın altmışlı yılların sonunda hürriyet gazetesinin çıkardığı genç şairler şiir antolojisi'nde siyah beyaz bir fotoğrafıyla birlikte yayımlanmış "dolmuş" adlı bir şiiri vardı. o kitabı açıp babamın şiirini okumak bana büyük bir keyif verirdi, düşünürdüm, bir gün benim de şiirlerim bir kitabın sayfaları arasından okurlara gülümseyebilir miydi? ilk şiirlerimi ilkokuldayken yazdım… babamın özenle daktilo ettiği bu çocukça şiirleri saklarım hala, değerli bir hatıradır…

     

    orta okul ve lise yılları boyunca hiç şiir yazmadım, lisedeyken kimi derslerde baho’yla yazdığımız, aşık atışmalarına benzeyen, aramızda gidip gelen kağıtlara karaladığımız şiirimsileri saymazsam tabii… şiir okumalarımı sürdürdüm elbette… sonra istanbuldaki üniversite yıllarım, yeniden şiir yazmaya başladığım 90’lı yıllar… o dönem yazdığım şiirlerden oluşan bir kitap dosyasının bilgisayar çıktısı olan tek örneği özkan tarafından kaybedildi ve tüm aramalarına rağmen bulunamadı… işin kötü yanı, birkaçı dışında şiirlerin el yazması nüshalarının da olmayışıydı… kim bilir nerededir o dosya şimdi, belki çöpe gitti, belki unutulduğu bir köşede yeniden günyüzüne çıkacağı günü bekliyor… bak, anlatırken içim sızladı yine…

     

    doksan yedi yılında bir grup arkadaşla birlikte “başka şiir dergisi”ni çıkarmaya başladık… şiirim ilk olarak bu dergide buluştu okurlarla, “umut”tu yayımlanan ilk şiirimin adı… ilk iki sayıdan sonra sevgili dostum kadir aydemir sırtladı dergiyi, tek başına, bir derviş sabrı ve özverisiyle on bir sayı kadar sürdürdü başka’yı yayımlamayı…

     

    2000 yılında politik amaçlı silahlı soygunlara katılmak iddiasıyla tutuklanışım, altı yıla yakın süren hapishane yaşantımda şiirin bir yaşama tutunma halini alışı… insancıl, şiir ülkesi, varlık gibi dergilerde ve metis yayınevi’nden çıkan “hapishane şiirleri” adlı seçkide şiirlerimin yayımlanması, katıldığım “2004 arkadaş z. özger şiir yarışması”nda adımın seçici kurulca adının anılmasına karar verilenler arasında yer alması… “uzaklara atılmış bir kedi hüznü”ndeki şiirler bu dönemde yazmış olduğum şiirlerden oluşuyor işte…

     

    güzel bir yağmur yağıyor şimdi… bir martı yağmura inat uçuyor gökyüzünde… gecenin karanlığı içinde bembeyaz bir düş gibi…

     

    biricik sığınağım, düşada’m, kendine güzel bak, e mi… sevgiyle…

    http://www.yitikulkeyayinlari.com/yayina_hazirlananlar.htm

    http://groups.yahoo.com/group/poeturka/message/734

                    

     

    Yorum ( 12 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 28/12/2006 - DÜŞADA'YA MEKTUPLAR_29
  • Kategori: MEKTUP

     

                                                     resim: alaattin bender

     

         

         

    “biz faytona ne zaman bindik
     en son ne zaman ? ”

              -bir ezginin günlüğü şarkısından- 

     

     

    sevgili düşada,

     

    “aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” diyor heraklitos, her şey değişir...

     

    bak, işte, istanbul da değişiyor, ucube bir şehre dönüşüyor git gide. bir zamanlar bağrında gür ormanlar taşıyan bu kent şimdilerde devasa bir beton yığını; her geçen gün tarihi dokusunun ve doğal güzelliklerinin canına okunuyor. bu değişimin bizden alıp götürdüğü güzellikleri anımsadıkça içimin ormanlarında alevler, dumanlar...  

     

    geçen gün sarıyer adliyesinde duruşmamız vardı, özkan’la duruşma saatini beklerken vakit geçirmek için bizden önceki duruşmaları izleyelim dedik. bu duruşmalardan birinde seksen yaşlarında bir kadın tanık olarak dinlenecekti. yanımızda oturan yaşlı kadın isminin okunmasının ardından, yaşının verdiği ağırlıkla yerinden kalktı, yorgun bedenini tanıklar için ayrılan, hemen karşısında kır saçlı hakimin ciddi bir edayla oturduğu yüksekçe kürsünün bulunduğu yere doğru sürükleyerek ayakta beklemeye başladı. soruldu, adı feride efkâr’mış. soruldu, doğma büyüme osmanbeyliymiş. tarabya'daki bir evle ilgiliydi dava. “bu evin sahibi enver beyi tanır mısınız?” diye soruldu bu kez.  yazıcı kız oturduğu yerde şöyle bir kıpırdandı, tanığın ağzından dökülecek sözcükleri yazıya geçirmek için sabırsızlanan parmakları klavyenin üzerinde hazır kıtaydı. “enver amca derdim ben ona” dedi kadın, “elinde büyüdüm sayılır. harbiye’den emekliydi kendisi, babam da miralaydı, oradan gelir tanışıklığımız. her ikisi de hem devleti osmaniye’ye hem de cumhuriyet ordusuna hizmet etmişlerdir.” bir süre duraladı, uzaklarda, çok uzaklarda bir şeyleri arıyormuşcasına bakınan gözleri dalgınlaştı, belleğinin derinliklerine doğru bir karabatağın heyecanıyla dalan zihni kısa bir süre sonra bir şeyler bulmuş olmanın sevinciyle gözlerinde bir ışıltı olarak beliriverdi. “çocuktum, enver amcanın evine faytonlarla gelirdik o zamanlar” diye devam etti anlatmaya. sonra hüzünlü gözlerle pencereden dışarı baktı: “şimdi her yer, her şey o kadar değişmiş ki..." sustu... o bir anlık derin sessizlikte, duruşma salonunun sıkıcı ortamında oturanların gözlerinde kocaman bir pencere açıldı, pencerelerin ardında sokaktan geçen faytonları görmek mümkündü... sanki zaman da durmuştu... bir fotoğraf karesindeydik ve bu kareye yansıyan herkesin gözlerine bu yaşlı kadının bakışlarındaki hüzün gelip yerleşmişti... “şimdi her yer, her şey o kadar değişmiş ki..." zaman durmuştu, evet. derin sessizliğin içinde kadının bu son sözleri durmadan yankılanıyordu; sigaradan savrulan bir duman gibi ortama usul usul yayılan, havada daireler çizerek üzerimize sinen bu sözler kesif bir hüzün kokuyordu. sokaklarında faytonların dolaştığı, bizlerin artık yalnızca siyah beyaz fotoğraflardan görebildiğimiz ya da anı kitaplarından hayranlıkla okuduğumuz istanbul’un o eski, yaşanası günleri canlanıverdi gözümde... dilimde nazım’ın dizeleri: “işte bir fayton geçiyor/ geçmede/ geçti...”        

     

    iki yanı ağaçlıklı arnavut kaldırımı sokakların sessizliğinde yankılanan nal sesleri... siyah, kırmızı ya da mavi renklerdeki muşamba şiltelerinde oturan insanları neşeyle taşıyan, yaylanarak ilerleyen faytonlar... faytoncunun, yolu ortalayarak yürüyen yayaları uyarmak ya da ansızın yola fırlayan kedi ve köpekleri kaçırmak için çaldığı çanın cumbalı evlerin ahşap duvarlarında yankılanan tınısı... özenle tımarlanarak tüyleri parlatılmış bakımlı atların yelelerini, faytoncu ve yolcuların saçlarını, yaylı aksamıyla salınarak ilerleyen faytonun iki yanında sallanan rengârenk püskülleri okşayan, evlerin bahçelerini süsleyen türlü çiçeklerin, akasyaların, erguvanların, çam ve ıhlamur ağaçlarının kokularını taşımaktan sarhoş, o sokak senin bu sokak benim dolaşan rüzgâr... ağaçların dallarına yerleştirilmiş ahşap kuş evlerinden yayılan neşeli kuş cıvıltıları...

     

    adliye çıkışı sarıyer sahiline atıyorum kendimi, denize bakan sakin bir çay bahçesi... denizde salınan birkaç kayığın suya yansıyan suretleri, halkalar halinde yayılan su... ince belli bardakta bir çay geliyor, aklıma cemal süreya’nın “onüç günün mektupları”ndan birkaç satır: “kahvenin önünden otomobiller geçiyor. bir tane de at arabası. seni düşününce o atı da seviyorum. çay içiyorum. artık ıhlamur içeceğim. ne yumuşak, çağrışımlı, düşcül şeydir ıhlamur. evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun.” at arabaları geçmiyor, son ıhlamur ağacı kim bilir kentin hangi köşesinde kesileceği günü bekliyor büyük bir tedirginlikle... kimseler mektup da yazmıyor artık, yazılmış mektupların sıcaklığında faytonları çeken atların nal sesleri... istanbul kırgın...

                           

     

    külkedisi’ni anımsıyor olmalısın, düşada... çocukların masalsız büyüdüğü bir çağda çocukluğumuzun masal kahramanlarının da, masal kitaplarının da boynu bükük... peri kızının sihirli değneğiyle dokunduğu balkabağı altından bir faytona dönüşüyordu da hani, baloya o faytonla gidiyordu külkedisi... şimdi peri kızı çıka gelse diyorum, sihirli değneğiyle otomobillere dokunuverse, atların çektiği renk renk faytonlara dönüşseler, betonarme binalara dokunuverse, cumbalı, bahçeli ahşap evlere dönüşseler her biri, haydarpaşa hep tren garı olarak kalsa, dokunuverse, her tarafta erguvanlar, akasyalar, çamlar, ıhlamur ağaçları boy verse, yüzü gülse istanbul’un...

     

    biz gece gündüz demeden el ele yürüsek seninle, öpüşsek şehrin sokaklarında, geçen faytoncular çanlarıyla selamlasalar bizi...

     

    kendine güzel bak, düşada... çok seviyorum seni!

     

     

     

     

    Yorum ( 8 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 13/12/2006 - DÜŞADA'YA MEKTUPLAR_28
  • Kategori: MEKTUP

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

             

     

     

     

     

    bu mektuptaki fotoğraflar bir sahaftan alınmıştır, deklanşöre dokunanın kim olduğu bilinmemektedir...

     

    “kırılanın sayısı her geçen gün artıyor
    gülümseyen fotoğraflar eksiliyor albümden” 
                                         -abdulkadir budak-

     

    sevgili düşada,

     

    kadıköy’ün sahaflarla dolu pasajlarından birinde dolaştım bugün... oldum olası sevmişimdir sahafları... tozlu raflarında kitap safarisine çıkar, büyük bir keyifle dolaşır, her defasında mutlaka iyi kitaplar bulmanın sevinciyle sarhoş olarak dönerim. cebimdeki tüm parayı kitaplara yatırdığım için, elimde bir yığın kitapla eve yürüyerek dönmek zorunda az mı kaldım öğrencilik yıllarımda. değerli kitaplarla dolu geniş bir kitaplık en büyük zenginlik değil midir? eskiden, pazar günleri kadıköy postanesinin arka sokağında açılan bir kitap pazarı vardı; kitabın meydanlara çıktığı, sokakla, sokaktaki insanla buluştuğu, aradığınız bir kitabı uygun bir fiyatla bulabileceğiniz bu pazar keşke varlığını sürdürebilseydi günümüze kadar.

     

    anlatmaya başlarken aslında kitaplardan söz etmek değildi niyetim, sana sahaflarda -genellikle ahşap ya da karton bir kutunun içinde- üst üste yığılmış bir şekilde satışa sunulan siyah beyaz fotoğraflardan bahsedecektim, ama kitaplar kendilerine yer açmasını bildi yine bu mektubumda.

     

    siyah beyaz fotoğrafların cazibesine kapıldım gezerken, her birini tek tek elimden geçirdim, kimi gülümseyen, kimi hüzünle bakan yüzler, bir düğünden ya da cenaze töreninden enstantaneler... kimdi bu insanlar, bu fotoğraflar bir sahafın tezgahına nasıl düşmüşlerdi? sorduğum bir sahaftan, bunların, içinde yaşayan son insanların da öldüğü metruk evlerden eskicilere geçtiğini ya da hayırsız mirasçılarca bir ev temizliğinde sokağa atıldığını, yine eskiciler aracılığıyla sahaflara ulaştığını öğrendim... her fotoğrafın ayrı bir öyküsü olmalıydı mutlaka. toplu halde, belki de bir albüm içerisinde sahafa geldiği anlaşılan kimi fotoğraflardan, fotoğrafların sahibi olan o kişinin çocukluğundan başlayarak bütün bir ömrüne tanıklık etmek mümkündü. bir karede gülümseyen saçları dağınık çocuk bir başka karede kepi yana kaymış bir ere dönüşüyor, yanında beyaz gelinlikler içinde bir kadınla nikah masasında oturuyor, bir karede deniz kıyısında güneş gözlükleriyle poz veren delikanlı başka bir karede kırlaşmış saçlarıyla kucağında bir çocukla arzı endam ediyor, en sonunda bir cenaze töreninde omuzlarda ilerleyen bir tabutun önünde, kucakta taşınan büyültülmüş bir resminden gülümsüyordu... siyah beyaz fotoğraflar, yaşanmış anlar, dünyamızdan geçip gitmiş insan öyküleri... her bir fotoğrafta artıyordu hüznüm...

     

    ne kalıyor ki bizden geriye, birkaç solgun fotoğraf, birkaç anı kırıntısı... sonunda her şey sanki hiç yaşanmamış gibi oluyor... fotoğraflar anımsatıyor yaşanan anları...

     

    şu tahtadan atının üzerinde neşeyle gülümseyen çocuk nerededir şimdi? yaşıyor mu, öldü mü? nasıl bir yaşam sürdü, hayat o gülümseyişleri koparıp alabildi mi yüzünden?

     

    ya da şu şirin kız çocuğu... yaşıyorsa şu sıralar altmış beş yaşlarında olmalı... dün akşam yağmurda dolaşırken gördüğümüz, güçlükle yürüyebilen, ıslanmasın diye şemsiyemizi verdiğimiz o yaşlı kadın olmasın sakın...

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

                                            

     

     

        

     

                                        

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ne kalacak ki bizden geriye... birkaç sararmış fotoğraf... belki yıllar sonra bir gün sahafın birinde resimleri karıştıran bir adam bulacak onları (ah, şu hayırsız torunlar), her bir kare üzerinde düşünerek öyküler kuracak kafasında, hüzünlenecek...

     

    ardımızda yaşanmış güzel anlar bırakmak dileğiyle...  

     

    kendine güzel bak, düşada...

     

    sevgiyle...

     

     

     

                                                                                                                                                      

    Yorum ( 3 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 9/10/2006 - DÜŞADA'YA MEKTUPLAR_27
  • Kategori: MEKTUP

                                                                                        fotoğraf:Kaan Eryürek

     

    "insan, yaşantısında er ya da geç öyle bir noktaya gelir ki, durup geçmişin dökümünü yapmadan ne ilerleyebilir, ne de ilerlemek ister. kendi kendine yetişebilmek için..."

                                            -andre brink-

     

     

     

    sevgili düşada,

     

    dün akşam saatlerce balkonda oturdum. neşeli bir kırlangıç sürüsü yağacak olan yağmurun sevinciyle dans ederek döneniyordu gökyüzünde. martılarsa kırlangıçların kıpır kıpır, hareketli havalarının aksine görmüş geçirmişlere özgü bilge bir edayla usul usul süzülerek bekliyorlardı yağmurun gelişini... üşüyünce sırtıma bir de hırka aldım, ara ara çiseleyen yağmurun yağışını iki saate yakın balkondan izledim. o dingin havanın içinde dinlendiğimi hissettim, düşen yağmur damlalarının içimi de yıkadığını, ne kadar olumsuzluk varsa alıp götürdüğünü, arındığımı... akşam da erkenden uyudum, henüz saat on bile olmamıştı. cep telofonumu kapatıp yattım, uykunun en tatlı yerinde uyandırılma olasılığını göze alamadım işte. nasıl bir şey bu cep telefonu, kapattığı anda dünyayla bağlantısı kesilmiş gibi hissediyor insan, tuhaf...

     

    hava hala yağmurlu... bahçedeki ağaçların artık kızarmaya başlayan yapraklarında yorgun bir hışırtı... birkaç kedi yavrusu oynaşıp duruyorlar, dünya umurlarında değil sanki. bir kedi yavrusu olmak istiyorum ansızın, kuyruğumun peşine takılıp kendimi kovalamak... aslında çok da farklı bir şey değil yaptığım; düşünüyorum da ben ömrümce hep kendimi kovalamışım, dünyayı umursayarak... yetişememişim kendime... hep kaçırmışım elimden... "ne gelir elimizden insan olmaktan başka" demişim, "kendimden bir insan yaratmalıyım" demişim, düşmüşüm bu düşün peşine... düştüğüm de olmuş koşarken, yaralandığım da. her defasında yeniden kalkacak gücü bulmuşum, yeniden koşacak gücü... yoruldum kendimi kovalamaktan, sevgili... nedir ki tatlı bir yorgunluk bu. bir de ne kadar başarılı olduğumu bir bilebilsem...

     

    yavru kedileri izlerken bütün bu düşünceler bir balık sürüsü gibi üşüştüler beynime. düşünürken ansızın andre brink'in sözünü anımsadım: "insan, yaşantısında er ya da geç öyle bir noktaya gelir ki, durup geçmişin dökümünü yapmadan ne ilerleyebilir, ne de ilerlemek ister. kendi kendine yetişebilmek için..."  sanırım o noktadayım... soluklanmalıyım biraz, kendime yetişmeliyim... hayatımdaki her şey oturmalı yerli yerine... sonra bir kaplumbağa hızıyla yürümeliyim yeniden, kovalamaktan yorulmuş kendimi sırtımda taşıyarak...

     

    hava ha yağdı ha yağacak...  her yerde grinin tonları... hüznün mevsimi: güz... kızaran bir yaprağın yalpalayarak düşüşü yere...

     

    güzel bir yağmur yağıyor... balkondan izliyorum... bir kırlangıç neşeyle uçuyor gökyüzünde... ellerin düşüyor aklıma... gülümsüyorum...

     

    ben gitsem kadıköy sahiline giderim şimdi...  

     

    kendine güzel bak, sevgili...

     

     

    Yorum ( 47 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 6/10/2006 - DÜŞADA'YA MEKTUPLAR_26
  • Kategori: MEKTUP

     

    Firdevs SAYILAN

     

                                            fotoğraf: firdevs sayılan

     

    “ayrılık sevgi turnusoludur

     küçüğüm

     çok değil biraz ağla bu akşam”

     

     

    sevgili düşada,

     

     

    güz mevsimi... keman sesleri... hüzün...

     

    sevgili, sen de sever misin keman sesini? insanın içine ince ince hüznü nakışlar hani... incecik bir çığlık gibi... derinlerden gelen, içimizde bir yerlere dokunan, sarıp sarmalayan...

     

    cihat aşkın’ı dinliyorum... “minyatürler”... keman sesleri, eski, çok eski bir öykünün içine sürüklüyor beni...

     

    “yüksek bir apartmanın en üst katı... perdeleri ardına kadar açılmış kocaman bir pencere... pencerenin önüne çektiği sandalyede oturuyor adam... dışarda kar taneleri salınarak düşüyor... lapa lapa kar... kasetçalarda “minyatürler”... keman sesleri... kadehindeki kırmızı şarabı yudumluyor adam... uzaklardaki sevdiğini düşünüyor... iskele sokak’taki siyah saçlı kızı... gitse gidemez... aranıyor... gitse dönemez... sokak başları tutulmuş...  iskele sokakta karanlık gölgeler... (dönemiyor da zaten, ne iskele sokağa demir atabiliyor bir daha, ne de siyah saçlı kızın parıltılı gözlerine...) dönüyor kaset... keman sesi... hüzün... süzülen gözyaşları... önce usul usul akıyor yanaklarından, sonra sele dönüşüyor... hüngür hüngür ağlıyor adam... kar taneleri dans ederek düşüyor, her yer ne kadar da beyaz! dudağında tuz tadı, içinde bir üşüme...”

     

    hayat öyle tuhaf ki, düşada... bazen küçücük bir ayrıntı ne çok şeyi değiştiriyor yaşantımızda, sonradan farkına varıyoruz. tümüyle değişiyor hayatın örgüsü... kalmak ya da gitmek... durmak ya da durmamak... sola ya da sağa sapmak... kurguyu tümden değiştiriyor. herkes kendi tercihlerini yaşıyor hayatta...

     

    ben hep yüreğimin götürdüğü yere doğru yürümeye çabaladım bu güne dek... bunu yapmasaydım pişmanlık defterimin sayfaları hüzünlü sözcüklerle dolup taşar,  sonsuza dek içimi yakarlardı...

     

    evet, her tercih bir vazgeçiştir... hayatımıza yön veren kararları alırken bu tercihimizle nelerden vazgeçtiğimizi çok iyi tartmalıyız, sonraları pişmanlık denizinde yüzmemek için...

     

    insanız, hatalar da yapıyoruz kimi zaman, pişmanlıklarımız da oluyor... olmalı da... duygularıyla çatışmaktan alıkoyan, daha doğru tercihler yapmaya yönelten dersler olabilir bunlar... kişiyi yüreğinin götürdüğü yere götüren bir patika açabilir...

     

    birazdan yine sokaklara vurucam kendimi... belki de kesişecek yollarımız... yürüyüp gideceğiz yan yana... birbirimizi tanımadan geçip gideceğiz... öyküsü olan binlerce insan gibi akacağız sokaklarda...

     

    bu sabah yaralı bir sokak kedisi gördüm, içim acıdı; öyle bir bakışı vardı ki... içime saplanıp kaldı...

     

    güz mevsimi... keman sesleri... hüzün...

     

    kendine güzel bak, sevgili...

     

    hep gülsün yüzün...

     

     

     

     

     

    Yorum ( 11 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 2/10/2006 - DÜŞADA'YA MEKTUPLAR_25
  • Kategori: MEKTUP

     

    fotoğraf: Kaan Eryürek

     

     

    "çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm 
     bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ"

     

    sevgili düşada,

     

    düşlerimin adası, en karanlık günlerimde hayaliyle ışıdığım, ısındığım, bütün acılardan, umutsuzluklardan kaçıp kollarına sığındığım güzel kadın... adını temrinlemeyi sürdürüyorum, bir zikir gibisin dilimde... güzelliğin, zarafetin ruhunda senin...

     

    dün akşam canan’la kadıköy’ün yaşam dolu sokaklarından birindeki şirin bir balık evindeydik... balıklarımızı yerken birer kadeh de rakı yuvarladık... sokakta çalgıcılar darbuka, keman ve klarnetlerini çalıyor, türk sanat müziği ezgileriyle harmanlıyorlardı akşamı... öyle hoştu ki her şey... “yaşamak çok güzel be, kenan” dedi canan, “ölmek istemiyorum hiç”... “insan nasıl ölür/ yaşamak bu kadar güzelken” dizelerini okudum ona... kimi zaman hüzünlere boğsa da bizi, kimi zaman her şeyin anlamsız olduğu duygusuna kapılsak da, yorulsak da... yaşamak gerçekten çok güzel, düşada... yaşamın yaşamaktan başka bir çözümü de yok üstelik...

     

    evet, dünya karanlık bir dönemden geçiyor, açlık, yoksulluk, savaşlar, katliamlar... bütün bunlar yüreklerimizi acıtıyor elbette, ama yaşama sevincimizi gölgeleyememeli, umutsuzluğa sevketmemeli bizleri. en kötü koşullarda bile umutlu bir şarkı söyleyebilmeli insan, yaşamı sevmeli, dünyayı, insanları, kendini... kendini kahrederek yaşayanlar çirkinlikleri güzelliğe evriltecek gücü nasıl bulabilirler?

     

    geçen pazar günü moda sahilinde bir banka oturmuştum. hemen yanı başımdaki bankta beş altı kişilik bir aile oturuyordu, birkaçı bankta, birkaçı yere serdikleri bir örtünün üstünde. termosa doldurdukları çaydan içiyorlar, kadınların evde yaptığı poğaça ve kekleri yiyiyorlardı. denize bakarken mutluydular, tatlı tatlı sohbet ediyorlardı. işte, dedim kendi kendime, hayattan keyif almasını bilen birileri. belli ki yoksullar, bir çay bahçesine oturup bir bardak çaya bir lira veremeyecek kadar yoksul. belli ki bütün bir haftanın yorgunluğunu atmaya gelmişler varoşların tozlu sokaklarından. hayattan keyif almasını bilen insanlara, beş paraları olmasa bile, sahildeki bir bankta oturup uzaklara bakmanın mutluluğu yetebiliyor işte...

     

    eylül ayı boyunca yılmaz güney filmleri gösteriliyordu nazım hikmet kültür merkezi'nde... ağıt, yol, duvar, sürü... tekrar izleme fırsatını kaçırmadım...

     

    her gösterimin sonunda avuçlarımı patlatırcasına alkışlıyordum, önce birkaç kişi, sonra bütün salon eşlik ediyordu alkışlarıma... çocukluğumun sinemalarını anımsıyorum da... o zamanlar daha bir renkliydi sinema ortamları, ağlanır, gülünür, alkışlanır, sinemanın coşkusu izleyenlerin ruhunu ele geçirirdi adeta... şimdilerde sinemalar donuk yüzler, soğuk ruhlarla dolu sanki... nedense o coşkuyu göremiyorum yüzlerde...

     

    her filmde birkaç damla gözyaşı süzüldü gözlerimden yanaklarıma... güney’in her filminden sonra bir hüzün yumağı olarak savruldum sokaklara...

     

    sende de olur mu bilmem, sevgili, sinema çıkışları ruhumun hiç bilmediğim bir başka sokağına çıkıyorum her defasında...

     

    kendine güzel bak, düşada...

     

    Yorum ( 7 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 16/7/2006 - DÜŞADA'YA MEKTUPLAR_24
  • Kategori: MEKTUP

     

                                                     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

                                                                                                        

     

     

     

     

    fotoğraf: seval kefeli

                                                           

     

    sevgili düşada, 

     

    sabahın en sessiz saatleri... dışarıda kuşlar şarkı söylüyor, belki de beni çağırıyorlar. martılar kahkahalarla geçiyorlar göğümüzden. bahçede bir kedi, kedi değil de bir kedi heykeli mi demeliydim yoksa, taş kesilmiş, çıtsız, kımıltısız, ağacın dallarından birindeki minicik bir serçeyi izliyor; öyle yoğunlaşmış ki ona, bıyığının tek bir teli bile teprenmiyor inan. biraz ötesinde cango kulağını yere yaymış yatıyor, balkonumuzun baktığı bahçede günlerini pinekleyerek geçiren bu köpek de çok yalnız, bazen ağlarmışcasına sesler çıkarıyor... sokaklara vuruyorum kendimi, bir evin penceresinden sokağı merakla seyreden beyaz kediye el sallıyorum... sahildeki banka oturup denizin maviliğine dalıyorum, dalga sesleriyle birlikte dalga dalga bir ferahlık yayılıyor ruhuma...

     

    kanıma işlemiş bu şehir... hani bir şiir var, "bu şehir arkandan gelecektir" diyen; nereye gitsem geliyor peşimden, kocaman bir özlem olarak. istanbul, büyülü şehrim benim... kadıköy'ün sokaklarında dolaşırken mesela, yüzüme vuran güneşin yüzyıllar önce bizanslı bir kadının teninde ışıdığını düşünmek heyecanlandırıyor beni. cemal süreya sokağı'ndan geçerken onun dizelerini okumak, onun da bu sokaktan sevdalı bir yürekle geçtiğini düşünmek, moda'da denize karşı çay içerken güneşi batırmak, şehir içi hatları vapurlarının güvertelerinde şiir içi yüz hatlarıyla yol almak, sokaklarında şarkılar söyleyerek dolaşmak, akşamları indiğim sahillerde denizin karanlık sularında menevişlenen şehrin ışıklarıyla ruhumu yıkamak, arınmak... hepsi, ama hepsi büyülüyor beni.

     

    dün akşam yıllardır görmediğim bir arkadaşım aradı, kadıköy’e beni görmek için gelmiş; hemen çıktım bürodan, altıyol’daki boğa heykelinin önünde buluştuk... içten bir sarılmanın ardından, yıllar sonra yeniden bir araya gelebilmenin mutluluğuyla yürümeye başladık, bahariye caddesi boyunca bir tur attıktan sonra kuşdili caddesi'ne bakan bir çay bahçesinde, efil efil esen rüzgarın buharını savurduğu çaylarımızı yudumlarken uzun ve keyifli bir sohbete daldık. şebnem yıllardır bir gezi dergisinin fotoğrafçılığını yapan, dünyaya ve yaşananlara duyarlı, fotoğraflarıyla çağa tanıklık ettiğinin bilincinde olan, yaptığı işin heyecanını gözlerinden okuyabileceğiniz bir güzel insan. fotoğraf çekmek için sürekli gezen biri... haliyle onunla sohbet etmek de apayrı bir keyif veriyor insana, değişik yerler, yöreler, kültürler, insan öyküleriyle dolu farklı bir dünyanın kapıları açılıyor anlattıklarıyla... on yıllardır izlenen yanlış tarım politikalarının anadolu’daki köylere yansımalarını, gençlerini büyük şehirlere göç veren, artık yalnızca birkaç yaşlı insanın yaşadığı güzelim köylerin ıssızlığını, çekim için gittiği bir köyde rastladığı tarifsiz bir yalnızlığı yaşayan o genç kızın hüzünle bakan kocaman gözlerini dinliyorum ondan... aklımdan çıkmıyor hiç o genç kız, düşünsene, köyde kendisinden başka tek bir genç yok... ne sevdalanacak bir delikanlı, ne dertleşecek bir kız arkadaş... kırsalın ıssızlığına bir de bu yalnızlığın eklendiğini düşünüyorum da, sıkıntı basıyor içimi... bir zamanlar kendi kendine yetebilen bu ülkenin tarımda dışa bağımlı hale gelmesine mi yanarsın, göç yollarına düşenlere mi, geride çaresiz bir ıssızlığın koynunda kalanlara mı... göçün izlerini süren, göçenlerin büyük şehirlerde karşı karşıya kaldıkları sorunları araştıran, günden güne ısısızlaşan köylerin iç burkan halini irdeleyen, insan hikayeleriyle ve fotoğraflarla desteklenmiş sosyolojik bir çalışma yapmak istediğinden söz etti şebnem. merakla bekliyorum bu çalışmayı...

     

    çay bahçesinden kalkınca, sevim onursal’ın resim sergisini gezmek için, bir arka sokaktaki nazım hikmet kültür merkezi’ne geçtik. sevim onursal’ın yetmişli yıllarda siyasi nedenlerle cezaevinde kaldığı dönemde yaptığı kadın portrelerinden oluşan bir sergiydi. karakalem çalışmaların da yer aldığı sergide daha çok pastel boyayla yapılmış resimler vardı. her bir resmin önünde uzun uzun durduk, bakışlarımızla resmin her milimetresine, her çizgisine nüfuz etmek istiyorduk sanki... kadınların gözlerindeki bekleyişi, umudu, acıyı, yüz ifadelerine yansıyan hüznü görüyorduk... pastel boyayla ne kadar da etkileyici eserler çıkmıştı ortaya... ama beni en az resimler kadar etkileyen bir şey daha sergileniyordu sergide: kadınların cezaevi avlusundan toplayıp da çiçeğe dönüştürdükleri taşlar... taş hiç çiçeğe dönüşür mü, deme; sevgi, emek ve yaratıcılığın bir araya gelip de dönüştüremeyeceği bir şey var mı yeryüzünde? üstü ve kenarları cam olan ahşap bir dolabın içinde özenle sergileniyordu çiçekler... boyanarak rengarenk çiçeklere dönüştürülen küçücük taşlar hapishanenin tekdüze yaşamına kim bilir ne büyük bir sevinç getirmiş olmalıydılar. mektuplarla dışarıya gönderilen bu çiçeklere sevgiyle baktım...

     

    akşam eve dönerken ilk işim kırtasiyeye uğrayıp bir kutu pastel boyayla resim kağıtları almak oldu. yağlı boya çalışmanın hayallerini kuruyorum hep, ama çalışabileceğim bir ortam sağlayıncaya kadar boş durmanın da bir alemi yok, öyle değil mi?

     

    kendine güzel bak sevgili...

     

     

    Yorum ( 6 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 27/6/2006 - DÜŞADA'YA MEKTUPLAR_23
  • Kategori: MEKTUP

     

     

                                                      fotoğraf: ali eraslan

     

     

                                             

    "ve cenneti düşledim                          

     bir kitaplık içinde..."

                      -borges-                  

     

    sevgili düşada,

     

    vapur yolculukları boğaz'ın iki yakası arasında apayrı bir keyiftir benim için. şehir içi hatları vapurlarında şiir içi yüz hatlarıyla yol almak, dalgalanan denizi, bembeyaz köpüklenen suları, yolculuğa eşlik eden martıları, gökyüzünü, güneşi, istanbul'un siluetini efil efil esen rüzgarla gömleğin pır pır eder, saçların okşanırken, dudaklarından yayılan ıslık rüzgarın ezgisine usulca karışırken seyre dalmak ne hoştur...

     

    bu gün kadıköy’den kalkan karaköy vapuruna bindim... hava çok sıcaktı, vapura ilk binenler arasında olduğum için şanslıydım, dışarda oturdum. hemen yanı başımda saçları rüzgarda savrulan genç bir kız oturuyordu. önce çantasından çıkardığı sigarasını çakmağıyla yakıp derin bir nefes aldı, dumanları rüzgarda hızla savruldu. elindeki küçük not defterine ne olduğunu merak ettiğim bazı notlar alıyordu, ya beyninin kıvrımlarında dönüp duran birkaç imgeyi bilincinin karanlık bölgelerinde yitip gitmelerinden önce yazıya dökme telaşındaki  bir şairdi, ya da yapması gereken işleri sıralıyordu dizeler gibi alt alta; sınavlarına girdiği derslerin çetelesini tutan bir öğrenciydi belki de, kim bilir... sigarası bitince bu kez çantasından bir kitap çıkardı, sayfalarını sakin sakin çevirerek bir süre kaldığı yeri aradı, bulunca kitabı doğruca burnuna  götürdü, gözlerini yumarak bir çiçeği koklar gibi uzun uzun kokladı sayfaları... okumaya başlamadan önce yaptığım, adeta bir tür ritüel haline getirdiğim bu davranışı bir başkasında görmek beni öylesine keyiflendirdi ki, yüzüme yayılan gülümsemeyle bir süre onu seyrettim... çantamı açıp okuduğum kitabın arasında bulunan, çok sevdiğim, tüm okumalarımın tanığı püsküllü kitap ayracımı çıkardım, ona doğru uzattım... şaşkınlıkla baktı. “size hediyem olsun”  dedim. yüzünde beliren kocaman bir gülümseyişle, “teşekkür ederim” diyerek aldı ayracı, kitabının sayfaları arasına özenle iliştirdi... kitabını okumayı sürdürdü... ben denizi seyrettim, dalgalanan suları, uçan martıları, kız kulesini, takaları... keşke herkes kitapları bir çiçeği koklar gibi koklasa, keşke herkes her  bulduğu fırsatta kitapların dünyasına dalsa, diye düşündüm. vapur iskeleye yanaşırken o yeni ayracını kaldığı sayfa aralığına yerleştiriyordu. kitapları bu kadar çok seven birine küçücük de olsa bir hediye vermenin mutluluğuyla indim vapurdan... insan gördüğü her güzelliği ödüllendirmeli, ada, iyileri daha iyi, güzelleri daha güzel olmak yolunda yüreklendirmeli, öyle değil mi? "o kadar azız ki / mutluluk bile bizden çok" diyor şair. çoğalmalıyız, ada, biz çoğaldıkça mutluluklar da çoğalacak çünkü dünyada... 

     

    kendine güzel bak... sevgiyle...

                                               

    Yorum ( 8 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    ”özgür insan, denizi seveceksin her zaman”

    küçük şeylerden mutlu olabilmeli insan, mesela sahildeki bir bankta oturup uzaklara bakmaktan...

    BAĞLANTILAR

  • SÖRF
  • BLOGCU ARKADAŞLAR
  • sahildekibank@gmail.com

    Sahildekibank... güzellikler denizinin kıyısında... sonsuza dek... umutla...

    Sayfa: 1 - Toplam: 4
    | Sonraki Sayfa